Ajda Pekkan
Her şeye Değersin
“Sürekli yaşadığımı hissediyorum şaşkınlık içerisindeyim”
Yaşamak istiyorum, bu istek benim gururumu kırıyor, ağzımı kirlenmiş, incir yemiş gibi hissediyorum kendimi, kendi kendine gülmek nedenli oluyor, nedensiz gülmek güzel olur. Otları tanımıyorum, lezzetli olanlarını bilsem onları toplayabilirim, toplamak kolay. Ama oraya kadar yürümek zor. İnsan geri dönmek istiyor. Uykusuzluk fena, insan rüya görüyor yürürken, gerçeği de görüyor bunu ayırtetmeye çalışmak insanı yoruyor, iki zamanlı üç zamanlı yaşanıyor, zamansız kalınca soğuk oluyor, bu böyle. Beynimin bana acı veren bölümlerinin alınması çok insanca bir şey olur. İnsanlarla hayvanlar birbirlerine benzer. Otlar bize benzemez. Onlar hem gerekli hem ihtiyaçlarını kendiliklerinden temin edebiliyorlar. Ben denize bakarım, bakmamı algılayamam, bu böyledir. Algıladığım zaman denizin öbür tarafına gidip bakacağım. Şiir yazmak güzeldir, söylediğini anlatmazsın kendi başına manası yoktur bu yüzden manadır. Ot gibidir, ihtiyacını kendi karşılar. Denizin bir ihtiyacı olduğunu sanmıyorum, olabilir, balıkları merak etmiyorum yosunlar bazen kıyıda oluyor. Her şey halinde güzel o zaman duyduklarım yoğunlaşıyor radyoyu kapatıyorum. Trenyoluna çıkıyorum, istasyonlarda insanlar çirkin, güzel insanlar caddelerde dolaşıyor. Arabaların hakları var, trenin yok, güzel insanları görünce tren durur arabalar gelir, ben hep rüyamda raylarda, araba kullanırım, araba kullanmayı bilmediğim halde nasıl kullanıyorum, raylar araba kullanabilir. Trenyolu otlara yakındır. Bunu söyleyemem trenler ot yiyor diyebilirim bu daha doğru olur. Gülerler bana, ben gülmeleri incelemekten hoşlanırım, taklit ettiğim olur, aynısını başaramam. Artık ilaçları kullanmayacağım kimse etkilerini bilmiyormuş, öğrendim beynini ameliyatla çıkarmışlar o söyledi, kitaba da baktım doğru söylüyor. Ben kitapları severim, içinde bir şeyler yazar, kitap en iyi arkadaştır. Yosunlar daha iyidir. Kitap okurken radyo dinlemek gerekir, yosunun kendi sesi vardır. Yosunların orada bir bahçe var parasını ödeyince çay veriyorlar, bazen vermezler, duvarda bir gemi var o gemiye binilmez bu yüzden duvarda bir resim var demek daha doğru oluyor, bazı resimlere fotoğraf deniyor. Böyle olunca üzülüyorum. Duvarda bir gemi vardı denilince içine binilemeyeceği zaten anlaşılmıyor mu belki binilir. Bekleyeceğim.
Midem ağrıyor psikolojikmiş böyle söylenince iyileşeceğini sanıyorlar. Ben midemin ağrımasının kimseye zarar vermediğini anlıyorum. Herkes öyle söylüyor, intihar et. Benim de aklıma geliyor. Bu konuda kimse karar veremez. Ben ölümün ülkesine gittim orada tesadüfler var irade yok. Bu benim tarzım, böyle intiharlar gördüm. Belki başka türlüsü de oluyordur. Sürekli yaşadığımı hissediyorum şaşkınlık içerisindeyim. İnsanın aklına hep yeni şeyler geliyor hiçbir yerde duymadığı şeyler bu şaşkınlıktan kurtulduğum zaman televizyonun nasıl çalıştığını öğreneceğim. Birgün televizyonun içine girebilen insanlar olacağını söylemiştim, böyle şeyler oluyormuş, ben, girecekler ve bir daha çıkmayacaklar diyorum başka yerlere gidecekler, güzel insanlar, arabalar, havada uçacaklar. Kamyonlarla toprak getirdiler. Büyük kayalar denize bar yaptılar. Beni almıyorlar ben kayalarda oturuyorum, bakıyorum. Onlar sandallara binip uzaklaşıyorlar.
23 Eylül 1992
Sf.11
Emprovize Nasreddin Hoca Fıkraları

nasreddin hoca birgün güle maya çalıyormuş.
tam o sırada komşu gelmiş hoca demiş bu fıkrada yazım hatası var
fıkranın iptal olması lazım. birlikte ösym’ye başvurmuşlar.
***
nasreddin hoca birgün gölden maya çalıyomuş
tam o sırada komşu gelmiş
hoca da tamam koydum yerine demiş dağılmışlar.
***
komşu bir gün göle maya çalıyomuş
tam o sırada hoca gelmiş demiş senin benim yerimde gözün mü vardı pezevenk demiş sonra komşu da boş bulundum demiş saçından sakalından utanıp gitmiş.
***
nasreddin hoca bir gün gölün kenarında maya çalıyormuş.
tam o sırada komşunun kızları falan gelip bunun etrafında çember oluşturmuşlar
sonra ateş falan yakmışlar işte. baha’ya bağlamış hoca.
***
nasreddin hoca bir gün göle komşusunu çalıyormuş
tam o sırada maya gelmiş basmış bunları
demiş seni ben yoğurt olayım diye mi sevdim?
http://www.itusozluk.com/goster.php/emprovize+nasreddin+hoca+f%FDkralar%FD/!o6kara
Bir Biz Varız Çirkin, Öbürleri Hep Güzel!
Turgut Uyar’ın dizelerini ufak bir değişiklik ile – ne haddimeyse – şike soruşturmalarına alet etmek istemezdim. Yıllardır deliler gibi sevip desteklediğim takımımın da bu soruşturmaların kapsamında yer almasından aşırı derecede rahatsızım. Bu tür konularda yorum yapmaya başlarken “bir x taraftarı olarak” kalıbını kullanmayı her ne kadar sevmesem de bu sefer insanlardaki algıyı biraz olsun değiştirebilmek adına “bir Fenerbahçe taraftarı olarak” söylemini dile getirmek zorundayım.
Bu konuyu, ağzından kaçan küfrün üzerini örtmeye çalışan Turgay Şeren gibi “olur mu öyle şey ya, yok ya , olmaz böyle bir şey ya, olur mu ya” diyerek değerlendirmeyi doğru bulmuyorum. Gram vicdan sahibi her insan gibi ben de ortada suç işleyen biri / birileri varsa cezalandırılması taraftarıyım. Ben sadece insanların bu konuya nasıl bir yaklaşım gösterdiğiyle ilgileneceğim.
Soruşturmanın başladığı günden itibaren ortaya çıkan kutuplaşma, bizdeki zeka seviyesini, bizdeki spora bakış açısını, bizdeki taraftarlık ve insanlık anlayışını gayet güzel bir şekilde ortaya koyuyor. Daha birkaç gün önce Türkiye’deki kokuşmuş adalet sistemini, ikiyüzlülükte sınır tanımayan basını, siyasi iktidarın iz bıraktığı onlarca kurumu sert bir dille eleştirenler, şimdi çıkıp kendileriyle en iğrenç şekilde çelişiyorlar. Kendileriyle bu kadar çelişmelerinin farkındalar mı değiller mi bilmiyorum. Ama işin temeline “adalet”i değil de “Fenerbahçe düşmanlığı”nı yerleştirmeleri, kendilerinin samimiyetlerini yerle bir ettiği gibi, taraflar arasındaki düşmanlığı da körüklüyor. Halbuki biraz olsun objektif bir tavır sergilemek bu kadar zor olmasa gerek. Şimdiye kadar Aziz Yıldırım dahil hiçbir yöneticiyi körü körüne savunmadım, hiçbirinin yancılığını da yapmadım. Hatta Aziz Yıldırım’ın birçok tavrından ve tutumundan da rahatsızlık duydum. Bu, kulüp adına yapmış olduğu olumlu işleri görmezden geldiğim anlamını taşımıyor. Ben sadece hiçkimseyi sarı ve lacivert renklerinden bir adım bile üste çıkarmama gayreti içindeyim. Eğer bu renkler kadar sevdiğim kişiler varsa, onlar da endüstriyel futbol anlayışının dışında kalmayı başarabilmiş, Fenerbahçe tarihine adını altından bin kat daha değerli harflerle kazımış olan sporculardır. Neyse, konudan fazla uzaklaşmayalım.
Ben bu ülkenin adaletine, adaletini kontrol edenlerine, şeref kavramından zerre nasiplenmemiş basınına, her şeyden önce ben bu ülkenin ağzından burnundan yalakalık fışkıran insanlarına güvenmiyorum. “Şike yaptınız olm, bak patır patır dökülüyor pislikleriniz” diyen ama yıllar önce kendi takımlarının yöneticileri, futbolcularının karıştığı olayları görmezden gelen insanlarına güvenmiyorum. Ülke siyasetini yorumlarken takındığı tavırları, nedense bu olaylar yaşanırken takınmayan insanlarına güvenmiyorum. Memleketin anasını ağlatan anti demokratik hükümete yüzü kızarmadan yalakalık yapan futbol yorumcularına güvenmiyorum. Yayın yasaklarını keyiflerine göre düzenleyen birimlere, basına fotoğraf sızdıran teşkilatlara güvenmiyorum.
Sokakta birbirlerine selam vermeyecek insanların Fenerbahçe’yi elele yerle bir etme girişimlerine karşı biz ortaya İslam Çupi’yi koyuyoruz. Lefter’i, Cemil’i, Can’ı, Fikret’i, Zeki’yi koyuyoruz. Biz ortaya “KOCAMAN” yüreğimizi koyuyoruz. Biz ortaya eskitemeyeceğiniz “ÇUBUKLU” sevdamızı koyuyoruz.
Soruşturmalarınız, hukuka aykırı hareketleriniz, gözümüzü yaşartan birlik ve beraberliğiniz, çirkef söylemleriniz, (aslında hiçbir zaman var olmayacak) beyin kıvrımlarınız sizin olsun. Varsın yeryüzündeki her şey güzel, tek çirkin biz olalım. Biz amatör küme maçında takımımızı desteklerken kınalı bölgelerinizle gülün.
Elinizi vicdanınıza koyup “bu işte bir mantıksızlık var, bir şerefsizlik var” demediğiniz sürece hiçbir şey tarihe geçen çirkinliklerinizi örtmeyecek.
Şampiyonluklarınız, kupalarınız mümkün olacak ama insan olmanız asla mümkün olmayacak.
Foursquare’den Önce / Foursquare’den Sonra

- Alo? Serkancım naber?
+ İyidir be abi ne olsun senden naber?
- İyi valla ya bildiğin gibi işte, bi arayım sorayım dedim.
+ İyi ettin hacı, napıyon nası gidiyo?
- Napiyim ya takılıyorum öyle Taksim’de, hava güzel baya, dolaşayım dedim şöyle.
+ Ohh valla iyi geziyon ha!
- Eheh burası istanbul oğlum! Neyse hadi kapattım ben görüşürüz.
+ İyi bakalım hadi..
(2 dakika sonra)
- Alo? Gizemcim sen ne hayırsızsın ya..
+ Ay insan bi hal hatır sorar, daha açar açmaz…
- Ben de onu diyorum işte ne aradığın var ne sorduğun valla
+ Ya işte iş güç koşturmaca derken.. Ee napıyosun bakalım?
- Napiyim canım ya takılıyorum öyle Taksim’de de aklıma geldin bi arayayım dedim. Sen napıyosun?
+ Napiyim işte aynı..
- Sesin niye kötü geliyor hayırdır?
+ Ya Selim’le kavga ettik de sinirim bozuldu biraz..
- Hmm anladım neyse kaçtım ben o zaman dikkat et kendine.:
+ Peki hadi bay bay.
(25 saniye sonra)
- Buse?
+ Efendim?
- Bil bakalım ben nerdeyim?
+ Aaa Muğla’ya mı geldin?
- Yok be kızım ne Muğla’sı. Taksim’deyim, geziyorum öyle.
+ Vaay aşkolsun, özledim oraları da..
- Tahmin ettim o yüzden aradım zaten ehehe
+ Çok kötüsün!
- Geldiğinde haber ver görüşelim
+ Tamam iki hafta sonra ordayım zaten, haberleşiriz.
- Öptüm o zaman iyi bak kendine.
+ Ben de öptüm canım görüşürüz.
(3 dakika sonra)
- Hocam saygılar
+ Oooo saygılar hocam ne var ne yok?
- Ne olsun dostum ya özlettin kendini napıyorsun?
+ Eyvallah hoca, napalım valla arkadaşlarla oturuyoz öyle seni sormalı?
- Bildiğin gibi hocam, değişik bişey yok. Taksim’de geziniyorum öyle.
+ Vaay taksim falan, çıkmazdın sen evden kolay kolay hayırdır? Hatun mu yaptın lan yoksa?
- Ahaha nerde o günler!
+ Gerçi hatun yapsan beni aramazsın puşt..
- Hocam aşk olsun çok yanlış tanımışsın beni..
+ Takılıyoruz lan. Memlekete geldiğinde ara bak mutlaka görüşelim.
- Tamamdır hocam iyi bak kendine görüşürüz.
+ Hadi eyvallah..
(5 dakika sonra)
- Alo? Cenk naber lan?
+ Ha?
- Naber diyom lan.
+ Ya bi sktir git uyuyom ben.
- Hee iyi uyu bakalım, Taksim’deydim ben de bi araya….
+ Dıt dıt dıt dıııııt….
Foursquare’den Sonra
Arif just checked in @ Taksim Meydanı - I’m at Taksim Meydani w/52 others (http://4sq.com/k45j3A)
Send to Facebook / Twitter ?
[YES] NO
Tören Dediğin?

şimdi sırf benim takımım şampiyon oldu diye ve bu töreni mabedimde izleme şerefine eriştim diye “şöyle muazzamdı, böyle harikuleydi, nasıl soktuk ama?” diyecek değilim. hiç bu tarz bir taraftar olmayı beceremedim. bu demek olmuyor ki baştan aşağı berbattı, hiç bir güzel yanı yoktu.
tabiki orada samanyolunu söylemenin tadı başka, tabiki majestelerini alkışlamak, kocaman yürekli insanı alkışlamak tarif edilemez bir duygu.
ama;
orada sadece şampiyonluk değil şampiyonluklar kutlayan takım fenerbahçe spor kulübü. sportif anlamda son derece verimli bir sezon geçiren bir spor kulübü. ve eğer böyle bir spor kulübüne organizasyon düzenleniyorsa çok daha dikkatli, çok daha akılcı davranmak zorundalar. havai fişekler eyvallah, ışık gösterileri muazzam, lafım yok. ama benim futbolcularımı sahaya neden acun ılıcalı ve beyazıt öztürk çağırıyor arkadaş? sırf ünlüler ve fenerbahçeliler diye onlara nasıl bu mikrofon veriliyor? ulan benim yiğitlerim çıkacak sahaya, bugünü beklemişler, köpek gibi ter akıtmışlar. biz bugünü beklemişiz ellerimiz karıncalanıncaya dek alkışlayalım diye. adam almış eline mikrofonu, ne bir forma numarası söylemek var, ne ses tonunda bir heyecan var. ne idüğü belirsiz bir telaffuz ile oyuncu isimlerini söyleyecek de o kalabalık onu hemen o an anlayacak da devamını getirecek. hasiktir be?! benim stadımın anonsçusu nerede arkadaş? de souza diye bağırdığında benim tüylerimin diplerinin anasını ağlatan ses nerede?
-belözoğluuuu?
+ emreeee!
- kardeşiiiim?
+ oo müdür ne yaptın yea!
- eyvallah karşim sen naaptın, tebrikler.
acun ılıcalı çok afedersin ama eşşeğin siki be birader. düğün salonunda damat mı anons ediyorsun?
bu kadar güzel işler yapılmış, bu kadar emek harcanmış, bu kadar paralar harcanmış, son dakikada sıçmasaydınız be içine?
bunların yanında değinmek istediğim bir de şunlar var, kısa kısa geçeyim.
öncelikle bilica gibi iğrenç, çirkef ve moron bir adamı – ki adam demeye dilim varmıyor – alkışlamadığınız için teşekkürler. volkan demirel; kalecilik konusunda başarılısın, eyvallah. şahsen beni rahatsız eden hareketlerin var, tasvip etmiyorum ama hadi onlara da eyvallah, yediğin hatalı gollere hepten eyvallah hiç sorun değil ama o mikrofonu eline alıp liseli gibi davranmana ne gerek vardı? rakip takım taraftarlarına tamam biz de sallıyoruz arkadaş arasında, onlar bize sallıyor, bunlar olağan şeyler, ölçüsü kaçırılmadığı sürece tat katan şeyler ama sen bir futbolcu olarak “sahaya giren cimbomlu olsun” dersen, ben orada dur derim arkadaş. senin lafını günlük hayata taşıyacak sürüyle ergen zihniyetli insan var orada. çok mutlusun, dolup taşıyorsun ama bir izin verin de adamlığınıza hayran kalalım be?
gözünüzün önünde “kocaman” bir adam var. ben olsam o adam nasıl uyuyor diye bile izlerim, öyle bir adam olmaya çalışmak yerine provakasyon yapmanın alemi ne? sevgili fenerbahçe taraftarı, neden kupa elimizdeyken başka takımın adı yükseliyor o stadyumda?
biri çıksın bana bunu açıklasın arkadaş. şampiyonluk gecemde neden ağzımdan kartal çıkıyor, neden ağzımdan trabzon çıkıyor? yaptıklarına cevap vermek istiyorsak aha orada işte kupa. kendi coşkumuzu yaşamaktan bu kadar mı aciziz?
sevgili gfb topluluğu, neden hala “arkanda bağıran bunca kardeşin aşık sana sefa reis” sesleri yükseliyor. hani bizim içimdeki islam çupi sevdamız? hani bizim tek varolan gerçeğin, tek büyük aşkın fenerbahçe olduğu düşüncemiz?
aynı takıma gönül vermiş olsak da bu düşüncelere katılmayabilirsiniz, hasiktir lan göt stada falan gelmesin senin gibiler diyebilirsiniz. sayın sövün ama şurada bir anlaşalım;
bu gece çok daha görkemli, çok daha coşkulu, çok daha güzel organize edilmiş bir gece olabilirdi. sunumundan taraftarına kadar. fenerbahçe spor kulübü, organizasyon kararı 3 saat önce çıksa bile bunu başarabilecek kadar güçlü bir kulüptür. sadece kafa yapımızı ve vicdanımızı o yöne doğrultmamız yeterli.
18. şampiyonluğu da köküne kadar hakeden ve bu uğurda ter akıtan adamların gönüllerine sağlık. başımızdan kocaman gururumuz eksik olmasın.
ek: ziynet sali’ye falan hiç girmiyorum. girmiyorum derken, öyle değil.
İnternetini Karartma! Destek Kulakçığı
Burak Dönertaş‘a teşekkür etmekten başka aklıma bir şey gelmiyor. Harika bir şey yapmış, ben de blogun sağ üst köşesine yerleştirdim. Umarım daha çok kişi görür, daha çok kişi kullanır. Ayrıntılar için;

Saçınızın Bi’ İncecik Telini Bile…
Aşağıdaki görsel ile video arasındaki farkı Allah’a havale ediniz.

Genel Müdürün Kalçasını Kazara Avuçlamak
rutin toplantılardan birisindeydik. ve ben her zaman olduğu gibi konuşulanlara odaklanamıyordum..
-arkadaşlar, bu hafta grup bilincimizi geliştirmek adına sıkça kullanılmış olan bir yönteme başvurmayı düşünüyorum…
“ihsan bey, ömrümü yediniz. her hafta toplantı mı olur ? öte yandan ses tonunun beni sinir ettiğini söylemeyi isterdim. hep bağırarak konuşuyorsun. genel müdür olmuşsun ya, bağıracaksın artık. iş tanımında böyle yazıyor zaten , değil mi? yine kendine iğrenç bir kravat seçmişsin. iyi bir giyim zevki olan genel müdüre rastlamış değilim zaten. eleştirilmedikleri için standartları oluşmuyor. hangi kravatı taksalar çok yakıştığı söyleniyor. ben de böyle söylüyorum. geçen gün giydiği puantiyeli kravata methiyeler dizmiştim mesela. bu sabah da iğrenç kol düğmelerini gördüğümde onlara bayıldığımı anlatmıştım.”
-empati duygumuzu geliştirmek ve işe olan bağlılığımızı arttırmak adına bir günlüğüne…
“şimdi de pazarlama müdürü hayri beyle göz göze geldim. gerizekalı…gülümseyerek bakıyor. ne var lan tırt! ne baktın ? dur ben de gülümseyeyim de başıma bir iş gelmesin. ne de olsa üstümdür.”
-astların ve üstlerin birbirlerini daha iyi tanıyabilmeleri için böyle bir…
“esra hanımla duraklarımız yakın. yaşlarımız da aynı sayılır. ikimiz de genç ve güzeliz. iyi de anlaşıyoruz. her mesai bitiminde biz yürürken peşimize takılmanın ne manası var bu durumda? belki kızı akşam yemeğine davet edeceğim. belki aramızda hoş bir birliktelik olacak. niçin gençlerin arasına giriyorsun? departman müdürü olmasan o kız esprilerine gülecek mi zannediyorsun? geçen gün işyerinin önünde volta atarken gördüm seni. bizim gelmemizi bekliyordun belli ki. zaman geçirmek için bir yukarı bir aşağı yürüyordun. koca adamsın lan! yakışıyor mu hiç? ”
-dikey görev değişimi uygulanacaktır. kemal bey? beni dinliyor musunuz?
“hasktir!”
-tabi ki efendim… dikey görev değişimine gideceğiz.
-biraz dalgın gibiydiniz de özellikle uyarmayı istedim. biliyorsunuz ki çok kritik bir pozisyonda görev alacaksınız.
-görevlerimin farkındayım efendim. teşekkür ederim.
-peki…toplantı bitmiştir arkadaşlar. dağılabilirsiniz. yarın herkesin çok dikkatli olmasını istiyorum. iyi çalışmalar…
tarih sözlüsüne kaldırılmış lise talebesi gibi terlemiştim . ama son anda da olsa toparlamayı başarmıştım. kısa bir özet almak adına yan masada oturmakta olan arkadaşıma dirseğimle sertçe dürttüm:
-neymiş bu dikey görev değişimi?
-duymadın mı ? genel müdür oldun.
-genel müdür mü?
-evet. çok şanslı birisin sen.
-….
-yarından itibaren bir üst kattaki ofiste olacaksın.
-aha aha…topsun olm!
-dur lan! herkesin içinde şöyle hareketler yapma. hem genel müdür oluyorsun. artık hareketlerine çeki düzen vermen gerekiyor. toparlan biraz.
-aha aha aha…
genel müdür olmuştum. zaten beklediğim bir şeydi ama bu kadar da çabuk gerçekleşeceğini bilmiyordum. o gün zaman su gibi aktı. neşeyle evrakları doldurdum. öğle yemeğine salsa yaparak çıktım. kahvemi almaya giderken çaça yaptım. saat dört gibi de işlerimi bitirdim ve genel müdürün kapısının önünde dolanmaya başladım. kapısındaki aralıktan baktığımda göz göze geldik birkaç kez. ama gerilmedim. bir gün sonra gerilen değil geren olacaktım . bu yüzden hiç gerilmedim.
sonraki günün sabahında yataktan zıplayarak kalktığımı hatırlırlıyorum. aceleyle yapılan bir kahvaltıdan sonra hemen yola çıktım. hayatımda ilk ve muhtemelen de son kez olmak üzere işe zıplayarak gidiyordum. sabahın altısında puslu bir havada sekmek suretiyle ilerliyordum. beni tanımayan biri hisseli harikalar kumpanyasında çalıştığım izlenimine kapılabilirdi . o kadar şen , o kadar neşeli idim.
şirket binasına gelene kadar gülümsemeyi bir anlığına dahi olsa kesmedim. ama oraya ulaştığımda durdum ve suratımı asmak için çaba gösterdim. kaşlarımı çattığımdan emin olduktan sonra da kapıdan geçtim.
bağırıp çağırarak ilerlemeye başladım.
kahve makinasının önünde konuşmakta olan ofis çalışanlarının yanına yaklaştım ve kol saatimin camına işaret parmağımla sertçe vurdum: “hanımlar, saatim mi ileride yoksa siz mi geridesiniz? derhal işinizin başına dönmenizi istiyorum!”
suratların tamamının asıldığından emin olduktan sonra yürümeye devam ettim. masasında oturmakta olan lale hanımın yanından yürümeye başladım. beni görünce sırıtmaya başladı.
-günaydın müdür bey!
-günaydın lale hanım. gülümsemenizi müşterilere saklamanızı tavsiye ederim. bilirsiniz ki ciddiyetsizlikten hiç hoşlanmam.
-peki kemal bey.
asansörü beklediğim anda ardımda iki çalışan belirdi. ikisi de yakın arkadaşımdı. somurtarak yüzlerine baktım. günaydın derlerken başımı isteksiz bir şekilde yukarı ve aşağı salladım. kendi aralarında şakalaştıklarını duyduğumda boğazımı gürültülü bir şekilde temizledim. susmadıklarını fark ettiğimdeyse araya girdim.
-hakan bey, dünkü satış raporlarını saat 8:00 e kadar masamda istiyorum.
-getiririm bir ara. tamam.
verdiği cevaptan sonra dönüp tersçe baktım.
-bir ara istemiyorum. 8:00′ i bir geçe getirirseniz kendinizi muhasebe kapısında beklerken bulursunuz. bunu bilmenizi isterim.
asansör gelir gelmez hızla içeri girdim. hemen katımın düğmesine bastım ve kapı yüzlerine kapanırken şaşkınca bakmalarını keyifle izledim.
asansör katları çıkarken “tüm götler müdür olur derler, bir gün müdür olacağımı biliyordum” dedim ve başımı geriye atarak gülmeye başladım.
ofisime girdiğimde kapımı sertçe kapattım ve çalışmaya başladım. bir saat sonra kapım çalındı ve pazarlama müdürü hayri bey içeri yavaşça girdi. vakit kaybetmeden kendisini azarlamaya başladım.
-bugünkü satışlardan hiç memnun değilim hayri bey!
-…
-az önce çalışanlarınızın çok disiplinsiz olduklarını fark ettim. gereğini yapmazsanız gereken yapılacaktır. bunu bilmenizi isterim. satışlarınız da az hem.
-kemal bey biliyorsunuz ki bugün görev değişikliğine gidildi. pazarlama müdürü değilim ben.
-ha ha…eski genel müdür bana yapacak hiçbir iş bırakmamış demek ki!
-kemal bey ben depodayım. stoklama ile ilgili bir şikayetiniz varsa dinlemeye hazırım.
-hayır, yok. gidebilirsiniz.
-efendim, bir malumatım vardı.
-şu anda çok meşgulüm hayri bey. sonra geliniz.
-anlıyorum.
-giderken de esra hanımın yanına uğrar ve kahve alarak odama gelmesini söylerseniz sevinirim.
-esra hanımın pozisyonundaki biri için garip olmaz mı efendim? kendisi pazarlama müdürü oldu.
-öyle mi?ha ha…gerçekten de bana yapacak hiçbir iş bırakmamışlar. peki…çekilebilirsin.
kağıtlara göz atma işine devam ettim. uzunca bir süre gelen giden olmayınca da canımın sıkıldığımı hissettim ve dışarı çıktım.
bağırarak koridorda ilerlemeye başladım: “nedim bey, işinizin başına dönün lütfen! nilgün hanım, size konuşmanız için para vermiyorum! o muhasebe defterleri kendi kendilerine dolmuyorlar zeynep hanım! ”
yakın arkadaşım tahsin’i yerleri paspaslarken gördüğüm ana kadar bağırmaya devam ettim.
temizlik işçisi olmuştu. oflayarak yerleri siliyordu. kalbimin burkulduğunu hissettim. yanına yaklaşarak elini omzuna koydum: “üzülme tahsinciğim.”
-üzülmüyorum zaten.
-olan olmuş bir kere.
-önemli değil gerçekten. hep o genel müdür bozuntusunun yüzünden. herkese güzel güzel işleri verirken bana bunu layık gördü. bir günlüğüne yapacak da olsam gücüme gidiyor. neymiş? empatiymiş.
-sen bugünlük idare et. yarın bir şeyler düşünürüm ben.
-zaten bir günlük olacak kemal.
-kemal bey…
-kemal bey, bir günlük olacak zaten.
-neden bahsettiğini anlayamadım. şimdi işim var. gidiyorum. beni meşgul etme.
-tamam.
-bak, oraları iyi temizle. kahve dökülmüş, gördün mü? iyice sil…
ilerlemeye devam ettim. fotokopi odasına uğrayıp muhsin’i görmeyi istiyordum. koca şirkette gerçekten samimi olduğum tek insandı . can sıkıntımı bir tek o alabilirdi.
odasına girdiğimde fotokopi cihazının ayarlarıyla uğraştığını gördüm. iyice eğilmişti. parmak uçlarımda yürüyerek sessizce yaklaştım ve samimiyetimi göstermek adına kalçasını yoklamaya başladım: “muhsin, topsun oğlum!”
dönen muhsin değildi. zaten kalçası da muhsin’inki gibi değildi. daha yumuşak ve daha iriydi… bu eski genel müdür ihsan beyden başkası değildi.
azarlanırken kafamı sakince bir yukarı bir aşağı salladım. sakinleştikten sonra elimi adamın omzuna koydum ve şöyle söyledim: “ihsan bey, ben bir hata yapmış olabilirim ama şu anda genel müdürle konuşmakta olduğunuzu size nazikçe hatırlatmayı isterim.”
-kalçamı nasıl ellersin be adam!
-ses tonunuza dikkat etmenizi tavsiye ederim.
-karım ve çocuklarım var. bugüne kadar böylesi bir terbiyesizlikle hiç karşılaşmamıştım. ben saygın bir iş adamıyım.
-saygın bir iş adamıydım demek istedin galiba…neyse ihsancığım. bir yanlış anlaşılma oldu. muhsin sandım ondan elledim. samimiyet olsun diye. yoksa niye yapayım? hangi aklı başında insan senin kalçanı avuçlar ki? söylesene…
-yarın seni odamda istiyorum kemal .
-önlü arkalı çekerim diyorsan gelirim. a3 kağıdın var mı?
-neden bahsediyorsun aptal adam!
-asıl sen neden bahsediyorsun? koskoca genel müdüre nasıl aptal dersin?
ikimiz de bağırarak konuşuyorduk. tartışmanın iyice alevlendiği bir anda kapı açıldı. gürültünün nedenini merak eden esra hanım kapıdan bakmaya başladı. onun varlığını fark eden ihsan bey boynunu çevirdi ve buz gibi bir ses tonuyla konuştu: “esra hanım, şu gerizekalıya pozisyon değişikliklerinin bir güne mahsus olduğunu anlatır mısınız lütfen?”
————-
Nebiros / İtüsözlük
Mavrothalassa
Bir yerden sonra kemençe bağımlılık yapıyor. Bunun için Karadenizli olmaya gerek yok, yaylalarda koşturmaya gerek yok. Çok uzak, alakasız yerlerde büyümüş olsak bile adamı böyle esir edebiliyor kemençe, bu da onun gücü olsa gerek. Selim Bölükbaşı ve Cemal Berber sevdirdi ilk önce, sonra aldı başını gitti. Şimdi Apolas Lermi ve Ekin Uzunlar. Bir müzik, bir tını, bir ses daha ne kadar temiz olabilir?







Saçma Sapan Konuşma